eki eki.
30 yaşında askerlik nasıl olacaksa artık. saçlarda hafif aklarda çıktı. geçen bi arkadaş olm orda seni mikecekler bebek yaştakiler artistlik yapacak falan dedi. hakkat öyle mi la bu askeriye.
kızımı, eşimi, sevgililerimi, latişya kastayı, eksiyi, inciyi, birayı, viski kolayı vs özleyeceksek ben hafiften aborjinlerin yanına doğru uçayım. hiç olmazsa özlem kendi seçimlerimden dolayı olur. ya da bu zorunlu ayrılığı bi iş gezisi gibi düşünsek olmuyor mu.
ya da siktiret şimdi bunları düşünmeyi daha kaç ay var amk.
hadi şimdi eğlenelim bebeğim.
offf. pazartesine bir sendrom bulmuşlar mıdır bilmiyorum ama bir bezginlik dolaşmakta üstümde.
hani dram ağırlıklı bir savaş filmi falan izlersiniz, iyi adam slovmoşın ölür ve sinirden gözlerinizden yaş gelir, yumruğunuzu sıkar, nasıl olabilir ya dersiniz, ölmemesi lazımdı, ama ölür, göğsünüzde bir ağırlık olur ve usulca ağlarsınız ya;
işte amk; film izlemeden, hiçbir dram olmadan, iyi insanlar ölmeden, ağlıyasım var. niyeyse.
benim sinirlerim bozuk bu gün anladım.
geyleşen beyler görüyorum sürekli sahil kenarlarında. feysten birbirini dürtmekten zevk alan erkekler var bildiğin.
bir de erkek sesli penissiz kadınlar.
ulan nasıl bir evrilme bu.
komple ibneleşiyor muyuz. noluyor lan?
bıraktığımız yerde kaldığımız için sürekli bende kafa kalmadı yavrum. az bi sevişme molası.
hani o filmlerde bilinmeyen bir gezegende ya da yerde yaşayan yalnız ama filozof duruşlu, doğru sorularla yaklaşırsan doğru cevapları alabileceğin, kendi halinde, doğayı çözmüş, sistemin dışında kendi isteğiyle kalmış tipler vardır ya,
işte o piçleri çok kıskanıyorum.
depresyonda mıyım neyim amk.
konuşacak ve yazacak o kadar çok şey varken klavyeye bakıp kalmak…
eğlenceli bir adam olmadığım sonucuna vardım.
Epica - Cry For The Moon
bu şarkının üstüne tanımam. kadife sesli hatun ve senfonik rock. daha ne olsun.
(Source: youtube.com)
uzun saçlıyım, facebook hesabım yok ve cep telefonu kullanmıyorum. daha ne kadar dayanabilirim bilemiyorum.
etrafım kuşatıldı.
aşkı özetlermisin dedi biri kısa ve öz olsun ama dedi.
dedim ki aşk kandır.
tekrar sordu nasıl yani diye.
dedim ki yaşarsan anlarsın.
yine sordu tarif eder misin diye.
dedim ki gözlerinden kan damlar, kalbin kanar, içindeki çocuk can çekişir, sevişirsin kanar, mutlu olmak için kesmeye başlarsın düşlerini, acımasız bir mahkemede ömür boyu müebbet hapis alırsın, çoğaldıkça yalnızlaşır, güldükçe yaşlanırsın, içini kemiren bir kanser gibi yavaş yavaş beynin çalışmaz olur, hislerin gerçek mi yalan mı ayırt edemezsin, her gün ölüme kan kaybederek biraz daha yaklaşırsın.
düşündü ve sordu sonra diye
dedim ki tüm bunları yaşadıktan sonra hala ayaktaysan kanatmayı öğrenirsin.
evet; hayvani bir öldürme isteği var içimde. biri bana bu insanlardan kaçacak bir sığınak söyleyebilir mi? kendimden başka…
yeter bu kadar ya. cidden. gitmem lazım bi yerlere… bıktırdılar beni… sahteliğe dayanmak zor. kaldıramıyorum bu yaşamı…
eziyet oldu günümüz dünyası ruhsal dünyama…
geç te olsa incici kervanına katıldık biz de. hep meraktan işte :)
kırtasiyeci olmam sebebiyle zannedersem çok işli dışlı olduğum yeni nesil öğretmenlerin eğitim anlayışlarının aşırı ticari olması tiksindiriyor beni. öğretmen çocuğu olmama rağmen iğrendim öğretmenlerden… sürekli promosyon istemeleri, bana ne verecen peki lafları, hediyem ne olacak gibisinden davranışları eğitim- öğretimle ne alakası olabilir ki. öğrencisine karşı da bu tarz bir beklenti içerisindeyse vay halimize. sistemde bir sorun var di mi?